Uçaktan ineli yarım saat olmuştu. Bavulumun en son gelenlerden biri olması sebebiyle bagajımı geç alabilmiş, bu yüzden havaalanının dışında bekleyen servise koşar adım gitmek zorunda kalmıştım. Neyse ki daha kalkmamıştı. Onlara doğru yaklaştığımı fark eden görevlilerden biri bagaja yerleştirmek için bavulumu hızlıca elimden aldı. Bu esnada, kendisine ineceğim yeri söyleyerek, ne kadar zaman sonra orada olacağımızı sordum. Öğrenir öğrenmez de hızlıca araca bindim. En arka sol köşe benimdi; cam kenarı en sevdiğimdi…

Telefonumu açıp benden haber bekleyenlere “geldim, vardım, ulaştım” şeklinde mesajlar atmaya başladım. Telefonum kapalıyken bana ulaşamamış kişileri tek tek aradım. Bir ara gözüm cama takıldı. Bir sürü minik kara sinek üstünde kanat çırpıyordu. Sanırsınız ki ortada bir bal kovanı vardı ve arılar etrafında uçuşuyordu. Görüntüden biraz rahatsız oldum. Hava da çok sıcaktı. Mayıs ayının son günlerinde Hatay’da hava başka nasıl olabilirdi ki? Şoför klimayı açmıştı ama kapılar açık olduğundan pek işe yaramıyordu. Zaten birkaç dakika sonra hareket ettik.

O tanıdık bildik manzarayı izlemeye koyuldum. Gözüm arada sineklere takılıyordu. Benim tarafıma pek gelmiyorlardı ama önümdeki koltuğun kenarında iyice birikmişlerdi. Koltukta oturan kişiyi düşünerek, içimden “Acaba rahatsız olmuyor mu?” diye geçirdim. Galiba olmuyordu… Tarlaları, ağaçları, rüzgâr güllerini izlemeye devam ettim. Virajlardan geçerken aklıma daha önceki yolculuklarım gelmeye başladı. En son geçen yaz bu virajları kendi arabamla dönmüştüm. Direksiyon başındayken biraz ürkütücü olabiliyorlardı. Bunları düşünürken arada sırada telefonumu çıkarıp, tahmini kalan süreyi ve bulunduğum yeri mesajla bildiriyordum. Benim bir karşılayanım vardı. Oysa ısrarla gelmemesini istemiştim ama anne yüreği el vermemiş, beni evde değil aracın indireceği yerde karşılamayı aklına koymuştu…

Sinekler cama çarpa çarpa uçarken, biz de yolumuza devam ediyorduk. Virajları bitirmiştik. Kokusunu henüz alamamış olsam da birkaç yüksek noktada İskenderun’un maviliğini görebilmiştim. Zaten varmamıza da çok az bir zaman kalmıştı. Ancak ineceğim yerin son durak olduğunu düşünürsek benim yolculuğum bir süre daha devam edecekti. Öyle de oldu.

Yolculuğumun sonlarına doğru anneme “Beş dakika sonra oradayım.” yazdım. “Tamam, ben de şimdi iniyorum.” diyerek cevap verdi. İneceğim yerde bulunan bir pastanenin üst katındaki balkonda oturmuş, yolu (yolumu) gözlüyordu.

Birçok yerde yolcu indirdikten sonra nihayet benim varış noktama ulaştık. Şoför aracı durdurdu. Yolcu olarak araç içerisinde üç kişi kalmıştık. Arka tarafta da bir ben vardım. Arka kapı açılır açılmaz hemen aşağı indim. Etrafa bakındım. Yanına yanaştığımız kaldırımın sol tarafında annemi gördüm.  Kendisine doğru el sallarken “acele etme bavulumu alıp hemen yanına geliyorum.” diye seslendim. Servisin arka bagajına konmuş bavulumu almak üzere sağ tarafıma döndüm ki yetmişli yaşlarda, beyaz saçlı, uzun ve ince yapılı birinin bana bakarak mutluluk içinde el çırptığını gördüm. Şaşırdım; adeta babamı andırıyordu. Gözlerinin içine baktım gülümseyerek. Bakıştığımız an donup kaldı. Az önce alkışlayan elleri birbirinden ayrılıp, özür ifadeleri sunmaya başladı. “Kızım sandım.” dedi. Gülümsemeye devam ederek “Bu ne güzel bir karşılama, hoş bulduk” dedim. O esnada hem kızı hem de annem yanımıza yaklaşmıştı. Ben anneme sarıldım, kız da babasına… Meğer annemle tanışıyorlarmış. Hemen selamlaşıp, birbirlerine hâl hatır sordular. Mahcup bir ifadeyle anneme az önce olanı söyledi. Yineleyerek, “Kızım sandım.” dedi. Sonra onlar kendi aralarında ayak üstü biraz sohbet ettiler. Ben o esnada bu sefer de gökyüzüne doğru gülümsüyordum. Cümleleri bittikten sonra vedalaştık. Bir yanımda annem diğer yanıma bavulum eve doğru yürümeye başladık.

 


 

Zeynepçe: Daha birkaç gün Rahmetli babamın beni eskiden nasıl karşıladığını düşünmüş, biraz da üzülmüştüm. Ancak kayba yönelik bakış açımla ve hissiyatla toplamıştım kendimi. Sonrasında şu yaşadığıma bakın… 🙂