“Yer var mıdır acaba?” endişesiyle dolmuşa yaklaştım. O esnada bir yandan da “Ay keşke arka taraftaki sol cam kenarı boş olsa…” diyerek gönlümden geçiriyordum. Ayağımı kapıdan içeriye attım. Baktım ki ön sıralar dolmuş ama… Ama en arkadaki üç kişilik yerde iki kişilik yer boştu. Üstelik sol taraftaki cam kenarı da bana göz kırpıyordu. Gülümseyerek kendisini cevapladım. Kapı tarafında oturan kişiden izin isteyerek yerime yerleştim. Hemen arkamdan bir kadın geldi ve o da ortamıza oturdu. Önümüzde dört yolculu, iki sıra koltuk daha vardı. Bir de şoförün yan tarafındaki koltukta iki kişi oturuyordu. Yolcu olarak toplamda 9 kişiydik.

Çantamda bozuk demir para aramaya başladım. Olmadığını görünce de önümdeki kişiye kâğıt 5 TL uzattım ve şoföre doğru iletmesi için rica ettim. Herkes ya parasını vermek için ya da uzatılan paraları ulaştırmak için hareket ediyordu. Aynı hizada oturduğumuz, kapı tarafındaki beyefendi de bozuklardan oluşan parasını onun önündeki kişiye uzattı. Meğer benim dışımda iki kişi daha şoföre 5 TL göndermiş. Para üstü konusunda küçük çaplı bir karmaşa yaşandı. Hepimiz 50 kuruşluk üst bekliyorduk ve en son benimki geldi. Önümdeki hanımefendiye teşekkür ettim. O esnada yanımdaki kişi de kendisine 20 TL uzattı. Kısa zaman sonra onun parasının üstü de geldi. Tüm bunlar olup biterken dolmuş hareket etmişti. 

Günlerden Cumartesiydi ve trafik oldukça yoğundu. Anlaşılan, kış günü gök yüzünde güneşi görünce, hepimiz kendimizi dışarıya atıvermiştik. Daha hareket edeli 5-6 dakika olmuşken şoför “Parasını göndermeyen yollasın, eksik var,” dedi. Dolmuşta hiçbir hareket olmadı. Tam dışarıyı izlemeye başlamışken şoför yeniden seslendi: “Arka taraftan parasını göndermeyen göndersin.” Arka taraf dediği zaman arkasındaki tüm koltuklar dahil olmasına rağmen dikiz aynasına baktığımda, onun da o aynadan özellikle bizim sırayı gözüyle kestiğini gördüm. Hepimiz neredeyse aynı anda “Ben verdim,” dedik. Aradan birkaç dakika geçmedi; daha da suçlayıcı bir ifadeyle ve yine bizi hedefleyerek, benzer bir cümle kurdu. Bu sefer üçümüz de verdiğimiz paranın rakamını söyledik. Önümüzdeki birkaç tip de o esnada arkasını dönüp bize bakmıştı. Sonra yanımdaki kadın bağırarak şöyle dedi:

  • Neden ısrarla soruyorsunuz? Verdik, diyoruz. Kesin yargıyla konuşup, bize suçlayıcı bir ton kullanıyorsunuz.

Ön taraftaki yolculardan biri, “Arkadaki beyefendi bozuk demir para verdi. Ben onları paraların bulunduğu yanınızdaki boş yere koydum. Belki de fark etmediniz,” dedi. Şoför cevaplamadı. 

Bir baktım ki bahsettiği kişi cüzdanını çıkarmış, para arıyor…Cüzdanını görebildiğim kadarıyla üstünde yalnızca tüm para vardı. Anlaşılan son bozuk parasını az önce şoföre yollamıştı. “Ne kadar uzattın… Vereyim de bitsin,” dedi.

Kendisine dönerek, “Ne münasebet! Hayır, vermeyeceksiniz. Hepimiz paramızı yolladık. Ne bu böyle hem suçluyor hem de fırça atıyor…” şeklinde itiraz ettim.

Sessizlik oldu. Konu yüzeysel olarak kapanmıştı. Biz, en arkadaki yolcular, daha o yolculuğun başında “suçlu” damgası yapıştırılmış tipler olarak yolumuza devam ettik. Şoförün bu kadar net suçlamasına karşılık, hiç birimizin aklına onun aldığı paraları yanlış sayması, bozukları göz ardı etmesi ya da… Bakın burada bile dile getirmekten haz etmiyorum, belki de bilerek eksikmiş gibi gösterdiğini, kendisine ima etmeyi akıl edemedik. Biz onun yaptığını yapmadık. 

SUÇLAMAK onun için bu kadar kolayken, biz zoru seçerek onu suçlamadık. İlk anda yaptığımız savunmalara bakılırsa, hiç birimizin aklına da böyle bir şey yapmak gelmedi. Tabi devam etseydi, biz de muhtemelen ona göre bir tavır sergilerdik, o da ayrı konu… 

Üstümüze yüklediği suçluluk psikolojiyle yola çıkmıştık. Yolun yarısına gelmeden, muhtemelen hepimizin kalbinden geçenlerin birleşmesiyle, sözel olmasa da enerji yoluyla, o psikolojiyi kendisine iade etmiştik. Bunu hissedebiliyordum…  

Hava çok güzeldi. Havamız pek güzeldi. 

Dolmuştan “İyi günler” demeyerek teker teker indik.